AİLE ÇÖKÜYOR,
TOPLUM KAYBEDİYOR
Toplumda son yıllarda gözle görülür bir biçimde canice
davranışların artışı gözlemlenmekte, insanlarımız bir toplumsal cinnete kurban
gitmektedir. Henüz ergenliğe dahi ulaşamamış çocukların şiddet, uyuşturucu,
alkol ve benzeri alışkanlıklarla birer asayiş şüphelisi durumuna gelmelerinin
arka planındaki zayıf aile faktörü yeniden gözden geçirilmelidir.
Evlilik kurumunun içi maalesef boşaltılmıştır. Boşanmış
veya boşanma aşamasındaki ailelerin çocukları da sağlıksız ruh halinin bakiyesi
durumundadır. Yüksek boşanma oranları,
hem topluma hem toplumun geleceği olan çocuklara büyük zarar vermektedir.
Kurtarılması mümkün evliliklerin, sırf tarafların bir diyalog ve anlaşma
zeminine çekilme imkânı bulamamalarından ötürü dağıldıkları görülmektedir.
Çözüm, devletin evliliklere her
zaman bir hâkim gibi değil aynı zamanda hakem yahut aile büyüğü gibi de
yaklaşabilmesi ile mümkündür. Hukuki uyuşmazlıklarda arabuluculuk mekanizması,
boşanma davalarına yönelik olarak da genişletilmeli; hukukçu, din görevlisi,
pedagog, psikolog gibi uzmanlık alanlarında nitelikli ve donanımlı kişilerden
oluşan bir komisyon kurularak kurtartılabilecek evlilikler noktasında taraflar
bir masada buluşturulabilmelidir. Basit anlaşmazlıkların, süregelen evlilikler
için yolun sonu değil bir tümsek olduğu ancak taraflara sağlıklı bir diyalogla
açıklanabilir. Zira ailenin çöküşü toplumun çöküşü, refahı da toplumun
refahıdır. Aile kurumunun hak ettiği değere yeniden kavuşturulması için bir
mutabakat geliştirilmeli, toplumun tüm bileşenleri bu konuda gerekli
inisiyatifi almalıdır.
KREDİ KARTI
UYGULAMALARI ESNAFI ZORA SOKUYOR
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in kredi kartı ile
ödeme almayan işletmeleri ihbar etme çağrısı, ülkemizin ekonomik gerçekleriyle
çelişen bir yaklaşımdır. Kredi kartı komisyonlarının yüksekliği, küçük ve orta
ölçekli işletmelerin maliyetlerini artırırken, esnafı zor durumda
bırakmaktadır. Bu uygulama, devlet eliyle bankaları işletmelere ortak etmek
demektir.
Çekilen postan dolayı esnaf neden bankalara komisyon
ödemek zorunda kalsın ki? Şayet bu uygulamayla kayıt dışı ekonomiye engel
olunmak isteniyorsa, komisyonlar sıfırlanmalıdır ve ödeme kaydedici cihazlar
(ÖKC) tüm sektörlerde yaygın olarak kullanılmalıdır.
Hali hazırda 7524 sayılı kanunun 6. maddesi gereği 7 bin
lirayı aşan ödemelerin banka ve aracı finans kuruluşları üzerinden yapılması
gerekmektedir.
Borca batık kredi kartı sahiplerinin sayısı yaklaşık 900
bin civarındadır. Buna rağmen kredi kartı kullanımına teşvik etmek bir bakıma
vatandaşlarımızı uçuruma sürüklemektir.
Kayıt dışı ekonomi ile bu şekilde mücadele edilemez.
Vergi oranlarının makul seviyeye indirilmesi ve vergi adaletinin sağlanması
cihetinde köklü değişimler yapılmalıdır. "Az kazanandan az, çok kazanandan
çok" vergi alınmalıdır. Vergilendirmede adalet sağlanır ve vergi
yükümlülüğünün yerine getirilmesi ile ilgili yapılan işlemlerde herkes eşit
muameleye tabi tutulursa kimse vergi ödevini yapmamazlık etmez. Eşit şartlarda
vergi ödevini ihmal edenlere ise gerekli caydırıcı cezalar elbette
verilmelidir.
MİLLÎ EĞİTİM ŞUBE
MÜDÜRLERİNİN MAAŞ SORUNU
Genel idari hizmetler sınıfında yer alan millî eğitim
bünyesindeki şube müdürlerinin ekonomik sıkıntıları her geçen gün daha da
artmaktadır. Ağırlaşan hayat şartları;
özellikle konut kiraları, eğitim masrafları ve diğer giderlerin fahiş bir
şekilde artması ve buna karşın maaşların ihtiyaçları karşılayabilecek değerden
düşmesi onları ekonomik dar boğaza doğru itmiştir. Oysa eğitim ve öğretim
hizmetleri sınıfına giren öğretmenlerin maaşları müdürlerinin maaşlarını geçmiş
durumdadır. Zira öğretmenlere sağlanan ek ders desteği bilinen bir gerçektir.
Ama şube müdürlerinin ek ders alma hakları yasal olarak bulunmamaktadır. Hal
böyle olunca şube müdürlerinin aldıkları ücret yetersiz kalmaktadır. Millî
Eğitim Bakanlığı, şube müdürlerimize de ek ders desteği verilmelidir. Söz
konusu destek hem onları motive edecek hem iş performanslarını artıracak ve hem
de maddi olarak rahat bir nefes almaları sağlanmış olacaktır.
UYUŞTURUCU
FELAKETİNİN ÖNLENMESİ İÇİN CİDDİ TEDBİRLER ALINMALIDIR!
Uyuşturucu madde kullanımı toplumumuzun büyüyen
sorunlarından biri haline gelmiştir. Devletin aldığı iyileştirici tedbirler
sorunu çözmeye yetmemekte, polisiye tedbirler ve cezai önlemler bu konuda
yetersiz kalmaktadır. Öncelikle yapılması ve odaklanılması gereken iş önleyici
tedbirlere yoğunlaşmaktır. Bunun için toplumun maddi ve manevi dinamikleri
harekete geçirilmeli, eğitim ve farkındalık kampanyaları düzenlenmelidir.
Uyuşturucu tehlikesi ile ilgili okullarda eğitim programları düzenlenmeli ve hazırlanacak
kamu spotları ile gençleri bilinçlendirmek suretiyle bu tuzağa düşmeleri
önlenmelidir.
Yapılacak yasal düzenlemelerle de uyuşturucu ile
mücadelede caydırıcılık artırılmalı, zehir tacirlerine göz açtırılmamalıdır. Bu
noktada sadece küçük çaplı torbacılar ve satıcılarla yetinilmemeli, bu işi
sektöre dönüştüren, üreten, örgütsel bir anlayışla toplumda yaygınlaştıran asıl
müsebbiplere odaklanılmalıdır. Ayrıca bağımlı hale gelen insanlarımızın
tedavilerinin yapılmasını onların rızasına bağlayan mevzuatta değişikliğe
gidilerek zorunlu hale getirilmesi kaçınılmazdır.
Gençleri uyuşturucu bataklığına sürükleyen ekonomik,
sosyal, psikolojik ve çevresel etmenler iyice irdelenmeli ve bu sebepler
ortadan kaldırılmalıdır. Gençlere yönelik sosyal destek programları, psikolojik
destek hizmetleri, eğitim ve bilinçlendirme kampanyaları, aile eğitimi ve
danışmanlık hizmeleri, denetim ve tedavi sistemlerinin güçlendirilmesi gibi
önleyici tedbirler artırılmalıdır.
DEVLET
TİYATROLARINDA İDEOLOJİK VESAYET VE YOZLAŞMIŞ KÜLTÜR POLİTİKALARI İLE MÜCADELE
EDİLMELİ
Geçen hafta eski Devlet Tiyatroları Genel Müdürünün
basına verdiği bir demeçte dile getirdiği vahim iddialar, başta Devlet
Tiyatroları olmak üzere kültür politikalarını masaya yatırmayı zorunlu bir hale
getirmiştir.
Devlet Tiyatroları, yıllar içerisinde ideolojik
vesayetlerin etkisiyle halkın değerlerinden uzaklaşmış, kendi içindeki çıkar
gruplarına hizmet eden bir yapıya dönüşmüştür. Bugüne dek bu yapının başına,
birkaç istisna dışında liyakat ve ehliyetten yoksun, ifsat odaklarının
etkisiyle belirlenen kişiler getirilmiştir. İddiaya göre CHP’li bir eski
bakanın, kızının görevine gitmemesine rağmen tayin edilmediği gerekçesiyle
baskı yapması sonucu, genel müdür istifa etmek zorunda kalmıştır.
Bu ve benzeri iddialar sistemin ne kadar yozlaşmış
olduğunu göstermektedir. Sanatın ve kültürün bağımsız, değer üreten bir yapıya
dönüşmesi gerekirken, Devlet Tiyatroları hem ideolojik hem de çıkar gruplarının
kontrolü altında çürümektedir.
Devlet Tiyatrolarında çalışan ve yurtdışında yaşayan
sözde sanatçılara verilen maaşlar, sahnelerde gösterilen eserlerin
kalitesizliği, ahlaki kaygılardan yoksun ve intihallerle dolu bir sanat
anlayışı, bu yapının ne kadar derin bir ifsada yol açtığını göstermektedir.
Halkın vergileriyle fonlanan bu hantal yapının, halkın değerleriyle örtüşen,
özgün içerikler üreten bir kuruma dönüşmesi zaruridir. Ne yazık ki, sanatsal
üretimin yerini eski yazarların hegemonyası ve belirli mahfillerin kontrolü
altında verilen ödüller almıştır.
HÜDA PAR olarak, Devlet Tiyatrolarının ve genel olarak
kültür politikalarının ciddiyetle ele alınmasını, halkın değerleriyle barışık,
özgün ve ahlaki içeriklerin üretilmesini hayati bir mesele olarak görüyoruz.
Mevcut yapı profesyonel ve köklü bir güncellemeye tabi tutulmalı, klikleşmiş
yapı dağıtılmalı ve sanat üretimi bağımsız ve kaliteli bir zemine
oturtulmalıdır.
Halkımızın kültürel değerlerine ve maneviyatına uygun
politikalar izlenmediği takdirde, hemen herkesin şikayet ettiği yozlaşmanın
devlet eliyle yürütülen bir süreç olarak devam edeceği açıktır.
SİYONİST REJİM
BM’DEN ATILMALI
Siyonist işgal rejimi, BM Genel Sekreteri Antonio
Guterres'i 'istenmeyen kişi' ilan ederek işgal altındaki Filistin topraklarına
girmesini "yasakladı". İşgal rejiminin bu cüreti, 7 Ekim’den bugüne
Filistin’de ve Lübnan’da 40 binin üzerinde insanı katletmesine ve aynı anda 4
ülkeye saldırarak egemenliklerini ihlal etmesine rağmen katil Netanyahu’nun
Birleşmiş Milletler kürsüsünde konuşturulmasının sonucudur. İhlalleri,
katliamları durdurması gereken uluslararası kuruluş, kendi personellerini dahi
koruyamamakta, caydırıcı hiçbir adım
atamamaktadır.
Birleşmiş Milletler’in kürsüsünden katliam ve işgal
çağrısı yapan, BM’yi tanımadığını açıkça ifade eden işgalcilere karşı atılacak
en güçlü adım işgal rejiminin BM’den çıkarılması olacaktır. Uluslararası barış
ve güvenliği tehdit eden, BM Şartı uyarınca, Uluslararası Adalet Divanı’nın
kararlarına uyma yükümlülüğünü yerine getirmeyen işgal rejiminin BM üyeliğinin
iptali gerekmektedir. Türkiye bu konuda inisiyatif alarak gerekli süreci
başlatmada öncü olmalıdır.
Filistin topraklarıyla aynı anda bugün Lübnan’da da
büyük bir katliam gerçekleştirilmektedir. Havadan yoğun bir bombardıman
sürdüren siyonist rejim durdurulmazsa Lübnan ikinci bir Gazze sürecini
yaşayacak, ardından sıra henüz iç savaşın yıkımını yaşayan Suriye’ye de
gelecektir. Gazze’de tehlikeyi görmezden gelen İslam dünyası bugün Lübnan’da da
adım atmazsa tüm bölge kan gölüne dönecektir.
Bugün ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkeler İran ile işgal
rejiminin savaşması ihtimaline karşı işgal rejimi lehine teyakkuza geçerken
bölge ülkeleri savaş halinde ancak ‘tarafsızlıklarını’ ifade edebilmiştir. Çin,
Rusya gibi ülkeler kendi çıkarları doğrultusunda da olsa İran’a destek
olacaklarını ilan etmiş ancak ne yazık ki bölge ülkeleri kendi kapılarına
dayanan, Müslümanların kanını emen bu vampire karşı üç maymunu oynamaya devam
etmektedir. İran tarafından hipersonik füzelerle gerçekleştirilen "Gerçek
Vaat 2" operasyonu, işgal rejiminin zayıflığını ve bir güç ittifakı
karşısında dağılacağını ortaya koymuştur. İslam dünyası tüm farklılıklarını,
ihtilaflarını öteleyerek bir araya gelmeli, bu virüse karşı acilen iş birliği
yapmalıdır.
YUNUS EMİROĞLU
HÜDA PAR SÖZCÜSÜ
